Bloğumu taşıyorum

Ocak 21, 2008 at 3:40 pm (Yazarlar)

Bundan böyle naiftekpi.wordpress.com adresini kullanacağım ve güncellemelerimi bu adresten yapacağım. Bilgilerinize sunarım.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

SAVAŞIN EKOLOJİK İZLERİ -II

Ocak 18, 2008 at 2:00 pm (Yazarlar) (, , , , )

1947266.jpg
Savaşın ekolojik izlerini izlemeye koyulduğumuz ilk yazımızda kavramlar , pozitif ölçütler ve rakamların diliyle ekolojik tahribatın boyutlarını ortaya koymaya çalışmıştık. Oysa gerçek , ekolojik tahribatın boyutlarının sınırsıza vurduğudur.Tahribat her türlü ölçeğin ve boyutun ötesindedir. Çünkü ekosistem sanıldığından çok daha fazla karmaşık ,dinamik bir sistemdir ve sık sık kaos aralığındaki salınımına kaptırır kendini. Örneğin doğada bir türün yok olması ciddi bir biçimde kendisi ile ilişkili diğer türleri de etkiler ve onları da yok oluşa sürükleyebilir.

Başka bir örnekleme ile orman yangının yangın bölgesindeki tüm flora ve faunaya olan etkileri kadar salınan karbondioksit gazının atmosferdeki etkileri yine toprağın erozyona karşı korunmasız kalması gibi sonsuzdur.

Geçen her gün dünyaya karşı yürüttüğümüz bir kıyımın orta yerinde bu yıkıcı etkinliğimizden bihaber çaresizliğimizi katlamaktayız. Barışçı olmadan, tüm kalbimizle barışı çağırmadan doğanın ve dünyanın yok olmasına karşı konulmayacağını anlamamız gerekiyor. İnsanoğlunun birbiri ve siyasal erk ile ilişkisini tümden değiştiren tarihsel humanizma hareketi gibi onun çevre ve doğa algısını değiştirecek bir çevreci ve barışçı bilinç devrimine ihtiyaç vardır. Bu bilinç dönüşümü veya devrimi uluslar arası sözleşmelerde ifadesini bulmalı; uygulanabilir, etkin yasal düzenlemeler yapılmalı. İnsanoğlunun kendi arasında ve doğa ile olan hukuku yeniden gözden geçirilmelidir.

Doğayla insan ilişkileri ve barış hukuku açısından mevcut durum beklentilerin oldukça altındadır. Savaş vakitlerinde aslında devletler açısından bağlayıcılığı olmayan ama sivil sorumluluk adına uyulması gereken sözleşmeler ve bu sözleşmelerde açıkça ortaya konan prensip ve maddeler vardır. Ekolojik dengenin korunması hususunda hukukun temel prensiplerini oluşturan Roma Hukukundan başlayarak, 1907’de imza altına alınan Hogue Sözleşmesi, 1949’da kabul edilen Cenevre Sözleşmelerine değin tüm uluslar arası sözleşmeler zorunlu gereklilikler haricinde çevre ve kültürel mirasın tahrip edilmesini yasaklar . Fakat tüm bu sözleşmelerin daha evvel belirttiğim gibi bağlayıcılığı olmaması nedeni ile eksik enstrümanlar olarak uluslararası hukukta güdük kalmışlardır.

İnsanlık ve dünya tarihi açısından en büyük çevre tehdidi olan sera gazları emisyonunu kontrol altına almak için 1997 yılında Japonya’da imza altına alınarak, 2005’de resmen yürürlüğe giren çevrenin korunmasını evrensel hükümler altına alan Kyoto Sözleşmesi yukarıda bahsettiğimiz bilinç dönüşümü açısından oldukça önemlidir. Bu sözleşmeyi 140 önemli ülke imza altına almış olup, bunun yanında Amerika ve Avusturalya gibi büyük ülkeler onaylamamıştır. Bu sözleşme dünyanın ısınmasına yol açan gazların emisyonunu sınırlardırmak zorunda bırakıyor, küresel iklim değişikliklerini önlenmeye çalışılıyor.
Ancak Türkiye, Kyoto Sözleşmesi’nin imzalandığı vakitlerde Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamadığı için bu sözleşmeyi ne imzalamış, ne de onay vermiş sayılmamaktadır. Bu konuda iklim değişikliği konusunda çevreci grup ve bireylerin bir takım kampanya ve girişimleri devam etmektedir. Türkiye’nin sözleşmeyi imzalamamasındaki en önemli nedenlerden biri kamuoyuna yapılan açıklamalara göre çevre tahribatının en az yapıldığı ülkelerin, en fazla mağdur ülke durumuna düşürülmesi nedeni ile onay verilmemektedir.

İnsanın doğaya karşı takındığı bu alabildiğine pervasız tavrın onun yaşadığı dünyayı algılayışı daha doğrusu algılayamaması ile yakından ilintili olduğu kanaatindeyiz. Çocuklarımızdan ödünç aldığımız bir dünyada, yaşadığımız ve her an kirletmekte olduğumuz toprakta yetişen gıdalarla besleniyor, sularla yıkanıyor, havayı soluyoruz.
Daha ötesi hiç hakkımız olmadığı halde öfkemize, yıkıcı faaliyetlerimize, çılgınlığımıza beraber yaşadığımız on milyonlarca türü kurban ediyoruz. Üzerinde yetiştiğimiz dünya yine bizim eylemlerimizin bir sonucu olarak hızla ölmekte ve bir çöp yığını haline dönmektedir.. İçinde uygun gıdaların bulunduğu ortama bir miktar bakteri bırakıldığında bu bakterilerin başlangıçta hızla çoğaldığı bir süre sonra da ortamdaki besin maddelerinin azalmaya başlamasıyla başlangıçtaki hızlı çoğalmasının yavaşlayıp durduğu ardından da ortamda biriken artık maddelerin etkisi ile ölümlerin meydana geldiği gözlenmiştir.

Kutsal kitapların, dünyanın ve diğer tüm canlıların efendisi diye nitelendirdiği insan; eğer tek hücreli bakterilerin yaşam döngüsüne benzer biçimde bir gün kendi atıkları içinde boğulacaksa, bu onun doğaya ve dünyaya karşı var olan algısının ve bilinç düzeyinin bir tek hücreli mikroorganizmadan farklı olmadığının en büyük kanıtı olacaktır.

Yazar: Sibel Maraşlı

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

İMF emrediyor, AKP Meclisten geçiriyor. Sağlık Haktır Satılamaz!

Ocak 15, 2008 at 2:56 pm (e-politik) (, , , , , , , , )

Sağlık Haktır Satılamaz
Fotograf: Mustafa Yağcı Kadıköy Heykel SSGSS Yasası Protesto

Anayasa Mahkemesi tarafından birçok maddesi iptal edilen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSS) demokratik muhalefetin tüm eleştirilerine rağmen tekrar TBMM’nin gündeminde. Emeklilik ve sağlık hakkını kısıtlayan bu kanun TBMM’de kabul edilirse hepimizi çok daha zor günler bekliyor.

• Ülkenin ”kalkındığını, büyüme rekorları kırıldığını” iddia edenlerin çıkardıkları yeni yasalarda nedense emekçilerin lehine tek bir madde bile bulunmuyor.

• Talan edilen sosyal güvenlik fonlarındaki ”açıklar” milyonları kayıt içine alarak giderileceğine, emeklilik yaşı yükseltilip, prim gün sayısı artırılıyor. Emekliliğimiz gasp ediliyor!

• Sağlık hizmetinin her aşamasında sınırlama, katkı payı ve prim sistemi getirilip herkese ek sağlık vergisi konuyor.

• Devletin tüm yurttaşlarına vermekle yükümlü olduğu ve bizlerden toplanan vergilerle finanse edilmesi gereken bu sosyal haklar bütçeye yük olarak yansıtılıyor.

• Yarısı faiz ve rant gelirlerine aktarılan bütçede silah harcamaları olağanüstü boyutlara tırmandırılıyor.

• Sağlığa ayrılan kaynak ise ne yazık ki %3 oranında kalıyor. Oysa sağlık ve sosyal güvenlik hakkı bizim ve çocuklarımızın bugünü ve geleceğini oluşturuyor.

• AKP tarafından hazırlattırılan anayasa taslağında da, sosyal devletin önemli simgesi olan sağlık ve sosyal güvenlik hakları, tek bir maddeye indirgenmiştir. Oysa karşı çıktığımız 12 Eylül Anayasası’nda bile sağlık ve sosyal güvenlik hakları 56. maddeden ve 65. maddeye kadar on madde halinde düzenlenmiştir.

AKP’nin anayasa taslağının gerekçesinde asıl niyetin sosyal devletten liberal devlete geçiş olduğu satır aralarında gizlenmiş, sosyal yardıma vurgu yapılarak ”HAK YERİNE İANE”, ”SOSYAL DEVLET” yerine ”SADAKA DEVLETİ” anlayışı egemen kılınmaya çalışılmıştır.

BÜTÇEDEN AKTARMA ”KARA DELİK” DEĞİL SOSYAL DEVLETİN GEREĞİDİR!

Sosyal güvenlik, gelirin yeniden dağılımı demektir. Varlıklı sınıflardan dar gelirli, yoksul kesimlere aktarma yapma amacını taşır.

Türkiye gelir dağılımının iyice bozuk olduğu ülkeler içinde yer almaktadır. Ülkemizde en zengin yüzde 20’lik kesim, milli gelirin neredeyse yarısını almaktayken en yoksul yüzde 20′lik kesimin aldığı pay ise yüzde 10 dolayındadır. Arada 5 kat fark vardır.

Sosyal güvenlik bir anlamda bu gelir adaletsizliğini düzeltmeyi amaçlayan mekanizmaların kullanılmasına hizmet eder. O nedenle bütçeden sosyal güvenliğe yapılan aktarma, hem gelir adaletsizliğinin düzeltilmesine yardımcı olacağı gibi hem de sosyal devlet olmanın bir gereğidir.

Sosyal güvenliğe yapılan aktarmayı ”AÇIK” ya da ”KARA DELİK” olarak nitelemek son derece yanlıştır.

Asgari ücret başta olmak üzere tüm ücretlilerin gelirleri neredeyse sabitlenirken, elektiriğinden suyuna, ulaşımından barınmasına kadar her şey pahalanıyor. Her şey piyasanın, sermayenin, IMF’nin talepleri doğrultusunda seyrediyor.

Oysa bu ülkenin tüm zenginliklerini biz yaratıyoruz. Yolsuzluk, suistimaller ve sömürü ortadan kaldırıldığında bu kaynaklar herkese emeklilik ve sağlık hakkını da içeren insanca bir yaşam sunmaya yeterlidir.

DİKKAT! EMEKLİLİĞİMİZ VE SAĞLIĞIMIZ TEHLİKEDE!

AKP Hükümeti, sosyal güvenlik alanında Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda tüm çalışanlar için ortak norm ve standart sağlayacak bir düzenleme yapması gerekirken; Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilen 5510 Sayılı Yasa’dan da geri bir yasa taslağı ortaya çıkarmıştır.

Hükümet, bir yandan sosyal güvenlik açıklarının büyüdüğünü söylerken bir yandan da sağlık alanındaki uygulamalarıyla, özel hastanelere, ilaç tekellerine aktardığı payı artırmayı hedefliyor. Türkiye, OECD ülkeleri arasında devletin sosyal güvenlik sistemine prim katkısı olmayan tek ülkedir. Avrupa Birliği ülkeleri sosyal güvenlik ve sağlık için bütçelerinin yarısını harcarken, Türkiye’de bu oran bütçenin beşte birine ulaşmıyor.

AKP Hükümeti’nin hazırladığı bu tasarı yasalaşırsa sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızda bir dizi kayıp oluşacak:

Kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar hem de erkekler için 65′e çıkarılacak… Emekliliğe hak kazanmak için halen 7.000 gün prim ödemek gerekirken 9.000 gün prim ödemek gerekecek… Emekli aylıkları yüzde 23 ile yüzde 33 arasında düşürülecek… Hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince “katılım payı” adı altında para ödenecek… Bütün sağlık hizmetleri paralı olacak…

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSS) geri çekilmelidir.
HERKESE SAĞLIK VE GÜVENLİ GELECEK HAKKI

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Daha çok kitap okumam gerekiyor bu kısa hayatımda.

Ocak 12, 2008 at 8:32 pm (Aklıma Gelenler, Şiir) (, , , , , , , , , , , )

kdergi.jpg
Fotograf: Mustafa Yağcı
Bir kaç zamandır evimize oldukça mütevazı bir felsefe ve edebiyat dergisi giriyor. “K” Dergisi. Önceleri birazda felsefe ağırlıklı olduğunu farzederek uzak durdum nedense. Ancak büyükçe puntolarla edebiyat ve edebiyatçı başlıklarını görmeye başlayınca, dergiye, içimden bir yönelim isteği geldi. Ve okumaya başladım. Araştırdığım kadar bu dergiye epeyce eleştiri olduğunu da öğrendim. Tabii ki edebiyat konusu ortada olduğunda en keskin kalemler hemen ortaya çıkar. Doğaldır.

Genelde çok fazla olmasa da kitap okuyan bir kişi olarak, derginin her sayısında adeta büyülenerek ve bir solukta okuduğum yazılar karşısında ezildim. Bu durumdan rahatsız değilim. Bu ülkede yüzeysel bilgiçlik maalesef çok yagın bir virüs gib hepimizi etkiliyor. Derinlemesine düşünmek ve tartışmak yerine, yüzeysel bilgilerle cahilce ahkam kesmek “biz tembellere” daha uygun geliyor.Çünkü 12 Eylül 1980 darbesi ile önce “Felsefe” dersleri müfredatlardan çıkarılmıştı. İşte sonuçlarını görüyoruz. Yaşanan toplumsal travmalar nasıl açıklanabilir başka.

Dergide adını ilk kez duyduğum şair Nilgün Marmara’nın hayatını öğrendiğimde sanatçı nasıl olunur, nasıl sanat için “ölünür”–ü öğrendim. “Kendi çocuğumu incitirim diye anne olmuyorum” diyen ruhu kelimlerle anlatılmayacak incelikte o kadını.”Ey iki adımlık yerküre/Senin senin bütün arka bahçelerini gördüm ben” dediği dünyadan, çok genç yaşta  “benden sonra kuşlara iyi bakın” diye son bir dize yazıp intihar ederek ayrıldığını nereden bilirdim.

“En yakın yabancı sendin,
Daha sürülmemişken ışığın biberi yaramıza
Yaslanırken boşlukta duran merdiveni henüz.
Güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
İlk yaz derken —kışı gözen kaçıran
yüzlerce eller saygı duruşumuz
en güçsüz kollarla—
Çözüldü aşkın zarif ilmeği
bulandı aynalar duruluğu.
Çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık olduğunu…
Yabancıların en yakınıydın sen!”

Şiirini nereden bilirdim.
           
Yaşayan en büyük Fransız  edebiyatçısı olduğunu öğrendiğim Michel Tournier’in mitolojiyi çok farklı bir biçimde yeniden yazışını nereden bilirdim. Jeanne D’Arc’ı yeniden yazdığında tüm Fransızların şaşkına döndüğünü, Robinson Crusoe’yi Cuma yada Pasifik Arafı kitabında yeniden yarattığında “Robinso’nun bu ıssız adayı tümüyle kendisine ait bir kadına benzettiğini ve Cuma’dan kıskandığını onunla paylaşmak istemediğini” ne güzel anlatmış olduğunu nereden bilirdim.

Yada “Veda Yemeğinde” ayrılmaya karar veren bir balıkçı ile Hegel’i ezbere bilen bir entellektüel çiftin ayrılmaya karar verdiklerinde balıkçının diliyle “günlük yaşamın balçığına gömülmüş iki sazanı andırıyorduk, şimdi ise sel sularında yanyana titreşen iki alabalık olacağız” dediğinde aşkı tarif ettiğini nereden bilirdim.

Bu küçüçük derginin bir sayısının bile ufkumu açan yüzlerce sözle bezendiğini nasıl görmezden gelebilirim. Edebiyatçıları, felsefeyi en özgün dille ama yalın olarak anlatan bu derginin emekçilerine binlerce teşekkür.

Aslında derginin başlığındaki Goethe’nin sözü herşeyi ne güzel anlatıyor.
“İnsan kendini yalnızca insanda tanır.”
Edebiyat ve felsefe insanları “bu tanımada” gökyüzünün milyarlarca yıldızları arasında parlaklıkları en farkedilenleri olmalı.
Daha çok kitap okumam gerekiyor..
Şu kısa ömrümde daha fazla edebiyat ve felsefe okumalıyım, o evrenin derinliklerinde parlayarak kendini tüketen ışıklar için.

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

Savaşın ekolojik izleri-1

Ocak 7, 2008 at 4:29 pm (Yazarlar) (, , , , , , , )

 1091445098.jpg

Yoğun iş gününün içerisinde zorla getirdiğimiz bir öğlen molasında; önümüze gelmiş ekmek arası döneri yanında köpüklü bir ayran eşliğinde iştahla yiyoruz. Bu yediklerimiz dolayısıyla ekmeğe katık olacak döner için ne kadar koyunun yetiştirildiğini ya da aynı ekmeğin ne kadar buğdaya ihtiyacı olduğunu düşündünüz mü hiç ? Ya tüm bunlar için gereksinim duyulan toprak ve su…

İlk olarak çevreci ekonomist Willam Rees tarafından ortaya atılmış olan Ekolojik Ayak İzi kavramı hızlı bir şekilde geliştirilmiş ve çevrecilerin dertlerini anlatmaları için dayandıkları çok önem arzeden pozitif bir ölçek haline gelmiştir.
Rees’e göre Ekolojik ayak izi , “dünya üzerinde toprağın bulunduğu herhangi bir yerde, belirlenmiş bir maddi yaşam standardındaki belirli bir nüfus tarafından kullanılan kaynakları üretmek için, ve ortaya çıkan atıkların yok edilmesi için gereken üretken toprağa ve suda yaşayan ekosistemlere tekabül eden alandır.”

Tüm dünyadaki üretken toprak alanı yine tüm dünyada yaşayan nüfusa oranlandığında ortaya çıkan değer bir kişiyi besleyecek , barındıracak , ısıtacak , her türlü faaliyetini sağlayacak ve artıklarını etsizleştirecek toprak miktarıdır ki ortalama olarak bu değer gelişen ve günlük kullanıma giren teknoloji ile hızla büyümektedir. Kavramın ortaya atıldığı ilk yıllarda 1,89 hektara tekabül eden dünya yüzeyinde yaşayan bir kişinin ortalama ekolojik ayak izi son olarak Dünya Vahşi Yaşam Fonu’nun(WWF) yaptığı araştırmalara göre 2,85 hektara çıkmıştır.

Yine ekolojik ayak izinin toplumların tüketim ve üretim kapasitelerine göre belirgin farklılıklar ortaya koyduğu bir gerçektir. Örneğin Kuzey Amerika için bu değer 12 hektar olarak belirlenirken Avrupa ülkelerinde bu büyüklüğün 5 hektar düzeyine gerilediği Türkiye içinse 2,2 hektar olarak ölçülmüştür.

Dünyanın en az gelişmiş ülkesi olarak görülen Etiyopya’da 0,85 hektar olarak saptanan bu değer “koca ayak efsanesinin “ niçin Kuzey Amerika’ya ait olduğunun trajikomik bir açıklamasıdır sanki. Çünkü bir Etiyopyalının ekolojik ayağı bir Kuzey Amerikalıya göre kedi patilerinden bile küçüktür.

Ekolojik ayak izi bir insanın yaşam süreçlerinde tükettiği metalar ve onların artıklarının dönüştürülmesi için gerekli toprak , su gibi doğal kaynak karşılığında ifadesini bulduğu gibi üretilmiş her bir metanın gerek hammaddesinin, gerek üretim sürecinin ve gerekse de kullanım dışı kaldıktan sonra doğal ortamda dönüştürülmesinin toprak ve su karşılığı olarak da hesaplanabilir. Yani tek tek nesnelerin doğada bıraktıkları ayak izlerini belirlemek mümkündür. Mesela , toplam ağırlığı 2 gram olan 32 megabyte’lık bir bellek çipinin üretilmesi ve 4 yıl kullanılması için harcanan enerjinin fosil yakıt maliyeti 1.6 kilogramdır. Yine bir çipin fosil yakıtlardan ayrı olarak üretim ve kullanım sürecinde 32 litre su ve 72 gram amonyak ve hidroklorik asit gibi toksik madde kullanılmaktadır.

Kanımızca tek tek nesnelerin ekolojik ayak izlerinin hesaplanmasında çevrecileri bekleyen en önemli soru “Bir bombanın ekolojik ayak izinin ne olduğudur.” Çünkü bomba sadece üretimi ve üretimden çekilmesiyle bir ekolojik kayıp yaratmaz onun kullanımı bizzat ekolojik tahrip hedeflidir ve bu da küçücük bir bombanın doğada kalacak olan devasa izi demektir. Ağır bombardıman uçağından atılan bir bomba patladığında, yaklaşık 3 bin derece sıcaklık ortaya çıkıyor ve tüm flora ile faunanın yanı sıra toprağın daha alt katmanlarının da kavrulmasına neden olabiliyor. Aynı toprağın yeniden işlenebilir hale gelmesi için 100-7400 yıl geçmesi gerekiyor ki bu da savaşın yarattığı ekolojik kıyımın toplumsal kıyıma neredeyse eş olduğu anlamına gelmektedir.

İster bir barışseverin bireysel ve trajik bakış açısı ile, ister bir toplumcunun tarihsel ve diyalektik bakış açısıyla, ister bir muhafazakarın ilahi ve devletçi bakış açısıyla , ister bir liberalin özgürlükçü bakış açısıyla bakalım açıklayamayacağınız tek şey insanların birbirleriyle olan kavgalarına niçin kuzgunları , peygamberdevelerini , yusufçukları , vaşakları ve köstebekleri kattığıdır ; Gözlerimizi kapatıp bir çift ren geyiğinin kendi kavgalarında insanları katlettiğini düşünelim…

Yazar:Sibel Maraşlı

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Next page »