Daha çok kitap okumam gerekiyor bu kısa hayatımda.

Fotograf: Mustafa Yağcı
Bir kaç zamandır evimize oldukça mütevazı bir felsefe ve edebiyat dergisi giriyor. “K” Dergisi. Önceleri birazda felsefe ağırlıklı olduğunu farzederek uzak durdum nedense. Ancak büyükçe puntolarla edebiyat ve edebiyatçı başlıklarını görmeye başlayınca, dergiye, içimden bir yönelim isteği geldi. Ve okumaya başladım. Araştırdığım kadar bu dergiye epeyce eleştiri olduğunu da öğrendim. Tabii ki edebiyat konusu ortada olduğunda en keskin kalemler hemen ortaya çıkar. Doğaldır.
Genelde çok fazla olmasa da kitap okuyan bir kişi olarak, derginin her sayısında adeta büyülenerek ve bir solukta okuduğum yazılar karşısında ezildim. Bu durumdan rahatsız değilim. Bu ülkede yüzeysel bilgiçlik maalesef çok yagın bir virüs gib hepimizi etkiliyor. Derinlemesine düşünmek ve tartışmak yerine, yüzeysel bilgilerle cahilce ahkam kesmek “biz tembellere” daha uygun geliyor.Çünkü 12 Eylül 1980 darbesi ile önce “Felsefe” dersleri müfredatlardan çıkarılmıştı. İşte sonuçlarını görüyoruz. Yaşanan toplumsal travmalar nasıl açıklanabilir başka.
Dergide adını ilk kez duyduğum şair Nilgün Marmara’nın hayatını öğrendiğimde sanatçı nasıl olunur, nasıl sanat için “ölünür”–ü öğrendim. “Kendi çocuğumu incitirim diye anne olmuyorum” diyen ruhu kelimlerle anlatılmayacak incelikte o kadını.”Ey iki adımlık yerküre/Senin senin bütün arka bahçelerini gördüm ben” dediği dünyadan, çok genç yaşta “benden sonra kuşlara iyi bakın” diye son bir dize yazıp intihar ederek ayrıldığını nereden bilirdim.
“En yakın yabancı sendin,
Daha sürülmemişken ışığın biberi yaramıza
Yaslanırken boşlukta duran merdiveni henüz.
Güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
İlk yaz derken —kışı gözen kaçıran
yüzlerce eller saygı duruşumuz
en güçsüz kollarla—
Çözüldü aşkın zarif ilmeği
bulandı aynalar duruluğu.
Çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık olduğunu…
Yabancıların en yakınıydın sen!”
Şiirini nereden bilirdim.
Yaşayan en büyük Fransız edebiyatçısı olduğunu öğrendiğim Michel Tournier’in mitolojiyi çok farklı bir biçimde yeniden yazışını nereden bilirdim. Jeanne D’Arc’ı yeniden yazdığında tüm Fransızların şaşkına döndüğünü, Robinson Crusoe’yi Cuma yada Pasifik Arafı kitabında yeniden yarattığında “Robinso’nun bu ıssız adayı tümüyle kendisine ait bir kadına benzettiğini ve Cuma’dan kıskandığını onunla paylaşmak istemediğini” ne güzel anlatmış olduğunu nereden bilirdim.
Yada “Veda Yemeğinde” ayrılmaya karar veren bir balıkçı ile Hegel’i ezbere bilen bir entellektüel çiftin ayrılmaya karar verdiklerinde balıkçının diliyle “günlük yaşamın balçığına gömülmüş iki sazanı andırıyorduk, şimdi ise sel sularında yanyana titreşen iki alabalık olacağız” dediğinde aşkı tarif ettiğini nereden bilirdim.
Bu küçüçük derginin bir sayısının bile ufkumu açan yüzlerce sözle bezendiğini nasıl görmezden gelebilirim. Edebiyatçıları, felsefeyi en özgün dille ama yalın olarak anlatan bu derginin emekçilerine binlerce teşekkür.
Aslında derginin başlığındaki Goethe’nin sözü herşeyi ne güzel anlatıyor.
“İnsan kendini yalnızca insanda tanır.”
Edebiyat ve felsefe insanları “bu tanımada” gökyüzünün milyarlarca yıldızları arasında parlaklıkları en farkedilenleri olmalı.
Daha çok kitap okumam gerekiyor..
Şu kısa ömrümde daha fazla edebiyat ve felsefe okumalıyım, o evrenin derinliklerinde parlayarak kendini tüketen ışıklar için.
Şehir Yalnızı

Fotoğraf:Mustafa Yağcı, Ocak 2008 Karaköy
Soğuk bir Ocak ayı günü akşamüstü, ince ince kar yağıyordu.Eminönü ve Karaköy, alışık olmadığım kadar sakindi. Şehre çöken soğuk karanlıkta Galata Köprüsünden iki üç fotoğraf almak istedim, ellerim tutmuyordu.
Sonra yürüdüm köprüden aşağıya indim. Perşembe pazarı tarafı daha kuytuydu.Orada ne arıyordum? Neden o saatte oradaydım bilmiyorum. Sadece o tarafa doğru gittim.
Ellerim hala ceplerimde bile üşüyordu. Balıkçılar kalabalık değildi. Bir kaç kez önlerinde gidip geldim. Amacım balık almak da değildi.
Tam Karaköy alt geçide yöneldim ki, onu gördüm. Ellerim ısınmıştı.
Yaklaştım. O kadar kalabalığın içinde bana bakıyordu. Sonra biraz daha. Teleşlanmadı. Cesaretlendim. Huysuzlandı. Hüzünlüydü. Paslı bir korkuluk demiri üzerinde soğukta tek başınaydı. Arkada Galata Köprüsünün alt dükkanlarının ışıkları yanmaya başlamıştı. Mavi, mor, kırmızı.
Koca şehirde bu soğukta yalnızdı.Şehrin yalnızı.
Yanında diğer kuşlar yoktu. Belkide benden çekindiler kaçtılar. O kaçmamıştı. Yoksa hastamıydı. Hayata küsmüş ve vurdumduymaz mı olmuştu. Ben ona acımıyordum, o bu şehire direniyordu.
Yalnızlığı beni cezbetti. Ne olursa olsun dedim biraz daha adım attım ona doğru.Şimdi daha yakındım.Koca şehirde “iki yalnız” gözgöze geldik.Gülümsüyor gibiydi, yada bana acıyordu.
Vapura aceleyle koşanlar, ucuz hamsiyi alıp tranvaya yetişmek için acele edenler, otobüs bekleyenler,geceyi nasıl geçireceğini düşündüğü açık sokak çocukları. Hiçbiri onu görmüyordu bile. Ama onu ben gördüm.Oda beni.
Sadece o mu yalnızdı bu şehirde, yoksa onun farkına varamayan şehrin asıl yalnızlarını biraz daha yakından bakmak için mi oradaydı.
Şehrin yalnızlarını gözlemliyordu, milyonlarcasını.
Artık tanışmıştık. Biraz da bana “acele et” der gibiydi. Bir hatıra fotoğrafı ister gibi. Şehir yalnızı hatırası…
İstanbul’un yalnız insanları.
Şehrin yalnızları için…
05.01.2008
İstanbul
Not:ilk kez siteme kendi çektiğim fotoğrafı koyduğum için mutluyum.


